Albüm: King Creosote – Astronaut Meets Appleman

 

Sonbaharın gelmesiyle birlikte albümler de yerini sarartmaya başlıyor. Arz-talep meselesi, yazın ne kadar eğlenceli şarkılar dinliyorsak kışın da bir o kadar sakin, bazen depresif, bazen hüzünlü şarkılar dinliyoruz.

Popüler bilim ve uzaya olan ayrıca merakımdan ötürü albümün kapağı ve ismini gördüğümde hemen ilgimi çekmeyi başarmıştı ancak, albüm çıkmadan 2 ay öncesinde yayınlanan klibini görünce iyiden iyiye mest oldum. Genel olarak nasıl şarkılar dinleyeceğiniz hakkında fikir veriyor, fakat her şeyi de göstermiyor. Bir astronot, notalara eşlik ediyor uzayda.

 

 

Bu albümü dinlemeye başladığımda, şarkıların hakkında bir kanıya varmadan önce çok da fazla zaman geçirmediğimi farkettim. Hatta bir çoğumuz şarkıları ilerleterek bile güzel mi yoksa kötü mü diye karar verebiliyoruz. Müziğin hayatımızda kapladığı yere bakıyorum, son 100-200 yıl içerisinde bile bu kadar değişmiş. 100 yıl kadar öncesinde müzik dinlemek için özel bir etkinliğe gitmeniz veya zengin olup evinize getirmeniz gerekiyorken, bir 50 yıl kadar öncesinde radyolardan herkesin evinde çalınabilir hale gelmiş. Şu anda elimizin altında bir dünya müzik var. Sanırım bu bolluktan dolayı da şımardık ve müziğe eskisi gibi değer vermemeye başladık. Zaten kaçırsak da elimizde bir çok seçenek var diyerek, hemen bir kanıya varıyoruz muhtemelen.

Evet, bir çok kişinin hayatında müzik belli bir yer ediyor. Ama kaç kişinin hayatında yolculukta zaman geçirmek, arabada keyiflenmek, mekanda dans etmek dışında; yani bir aracı olmak dışında yer edinebiliyor? Kısaca kaçımızın hayatında müzik dinlemek bir araç değil, amaç oluyor?

Albüm kritikleri yazmaya başlamak istememin en büyük sebeplerinden biri de artık çok az albüm dinlediğimi farketmemden kaynaklanıyordu. Spotify‘da toplam 1500-2000 kadar listelerime kaydettiğim şarkı vardır ancak bu müzisyenleri, albümlerini, hikayelerini ne kadar biliyorum ki? Bilmiyorum, ama bilmek istedim işte. Tüketim toplumu olmanın day
attığı bu tüketip, ertesi günü yenisini alma isteği beni tükettiği için artık bunun değişmesini istedim.

King Creosote‘un albümüyle 2 Eylül‘den beri, yani çıktığı tarihten bu yana vakit geçiriyorum. Bazen kitabıma odaklanırken duymuyorum onu, bazen de gaydanın sesinden kitabı okuduğumu unutuyorum. Acele etmedim o yüzden yazmak için. Albümde hangi şarkının neyi ifade ettiğini, benim hangi şarkı için ne hissettiğimi oturtana kadar yazmadım.

 

Gaydanın sesini ilk duyduğumda bir an durdum, o an yaptığım bütün işi bırakıp Melin Wynt şarkısını dinledim. Sanırım gaydaya ayrıca bir sempatim var çünkü inanılmaz hoşuma gidiyor. Bir an Braveheart filmi gözümde canlandı, soundtracklerine bayılmıştım. İskoçlar güzel abiler.

Bazı müzisyenler, popüler kültür tarafından dinlenebilmek adına diğer müzisyenlere ayak uydurur genelde. Bu kavramın dışında kalan, kendine özel ‘sound’u olanlardan birisi King Creosote. Ortalama bir indie albümü yapmak yerinde kendi kültüründen ve müzik zevkinden bir şeyler katarak bir iş çıkartmak ve kilometreler ötedeki birini bu albüme hayran bırakmak ayrı bir özveridir bence. Daha önce bir çok işi olmuş. Dinlemediğim ve daha önceden keşfetmediğim için pişman oldum. Ayrıca 2012 yılında Salon İKSV‘ye de gelmiş, kaçırmışız. Neden o zaman tanıştırmadınız ki?

 

 

Ne tam olarak hüzünlü, ne tam anlamıyla depresif. Neşeli hiç değil.. Ama bir huzur var sesinde ve enstrumanların tınısında. Özellikle Love Life parçasında bu huzuru iyiden iyiye farketmek mümkün. Ama bu favorimin Melin Wynt olduğu gerçeğini değiştirmiyor tabii ki.

Albümden çok fazla bahsetmemiş olsam da oldukça sevdim kendilerini, keyifli dinlemeler.